Manset2

Humbarahane Kışlası'nda bir sohbet

 

İlk Türk mutasavvıfı Hoca Ahmet Yesevi’nin dünyanın dört bucağına gönderdiği Alperenlerinden Gıjgıj Baba’yı Diyar-ı Rum devirlerinden bu yana misafir eden, Hacı Bektaş-ı Veli’nin duasına mazhar olmuş “Âlimler konağı, fazıllar yurdu ve şairler yatağı” bir şehir. Evliya Çelebi’nin “Bu havası hoş şehrin dört tarafında, bahçe ve bostanlar içinde sular akar. Bu bahçelerde bülbüllerin ötüşü, insan ruhuna sefa verir. Meyveleri lezzetli ve latif olup her tarafa hediye olarak gönderilir” dediği Tokat’ın merkezinde artık bu bahçeler kalmamış olsa da çevresinde hâlâ var. Tokat’ın tabiatı, toprağı, iklimi hoş, bereketli olur da güzel insanları olmaz mı? Elbette vardır, hem de ne kadar güzel insanları…

 

Tokat şehri, Devlet-i Âli Osman’a, Molla Hüsrev, İbni Kemâl Paşa, Ahmet Muîd Kazabâdî, Kadızâde Ahmet Tahir Efendi, Hacı Kara Halil ve Mustafa Sabri Efendi gibi altı Şeyhulislâm vermiş. Bekir Hâkî gibi, Gazi Osman Paşa gibi kahramanlar yetiştirmiştir. Günümüzde onların nesilleri hala devam etmektedir. Bugün onlardan biri olan Prof. Mahmut Kaya Hocamız bizimle. Tokat İmam Hatip Lisesi Mezunları Derneği (TİHDER)’nin mutat kahvaltılarından birisi de Kasım ayında Üçüncü Selim’in yaptırdığı Humbaracılar Kışlası’nda yapıldı. Tarih boyunca birçok askeri görevi üstlenmiş bu kışla şimdi eğitim ve öğretim hizmeti vermek üzere Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi kampüsü olarak kullanılmaktadır. Bu tarihi mekânda kahvaltı sonrası Prof. Mahmut Kaya Hocamızın ders alabileceğimiz hayat kesitleriyle dolu panoramik sohbetini sizlerle paylaşıyorum.

 

“Efendim ben Tokat’ın Artova İlçesi’ne bağlı Kunduzağılı Köyünde 1945’te dünyaya gelmişim. Köyümüz 50-60 hanelik bir köydü. Halk arasında ‘93 Harbi’ diye bilinen 1876-77 Osmanlı-Rus harbi öncesinde düşman tehlikesinden korunmak amacıyla o yıllardaki birçok bölge halkı gibi göç etmiş ve devletin gösterdiği bölgeye yerleşmişiz. O yılları düşünüyorum da Anadolu’da, çevremizde her şey, her yer Ortaçağın devamı gibiydi. Köylünün kullandığı ev eşyaları, tarım aletleri, aile düzeni, insan münasebetleri. Toprak kara sabanla işleniyordu, rençberlik en iptidai usullerle yapılıyordu. Hayatın tümü yüzyıllar önceki kurulu düzenin aynısıydı. Halk yokluk, yoksulluk içerisindeydi. 1950’lerde tek tük traktör görülmeye başlamıştı. Demokratik Parti iktidara geldiği yıllar bol yağmur yağdı. Mahsullerde verim arttı, bolluk oldu. Devlet siloları, depolar buğdaylarla doldu, üzeri kapalı meydanlara yığdılar. 1951-52-53-54 yıllarıydı, “Halk; gitti İsmet, geldi kısmet” diye latife yapıyordu. Köyümüzde okul yoktu. Babam beni 1951 senesinde komşu Musa Köyü’ne gönderdi. Batum’dan muhacir olarak gelmiş olan, ehli ilim Fevzi Hocadan Kur’an-ı Kerim, talim, tecvid ve Arapça okudum. Hafızlığa heves ettim, babam “Çevremizde hafız olanlar var, sen hocadan Arapça öğren Kur’an-ı Kerim’i anlamaya çalış, derinleş” dedi. O günlerde köylerde yokluk, yoksulluk çoktu. İki çift öküzü, yirmi otuz koyunu olan kimseye zengin derlerdi. İnsanlar 1950 yılına kadar çarık giyiyorlardı. O günleri bugünle kıyaslamak asla mümkün değildi. Bugünkü konfor Osmanlı padişahlarında yoktur. Türk milleti hiçbir tarihte bu günkü refahı görmemiştir. Türk milleti en zengin çağını yaşıyor. Köyde ancak beş altı kişi okuryazardı. Bugün okuryazar seviyesi %95 e ulaşmış durumda. Bugünkü gelinen seviyeyle o günün kıyası mümkün değil. Bugün dindarlık yine ileri seviyede ama köydeki insanlar şuurlu Müslümanlar değildi. Aba enced-dedelerinler gördükleri kadar Müslümanlığı yaşıyorlardı. Kitaptan tamamen uzak, anlatı yoluyla bir din anlayışı vardı. Kışın köy camisinde birkaç genç bulunurdu, onlar da bahar ve yaz aylarında işe güce dalarlar camiyi unuturlardı. Şimdilerde camilerde sağıma soluma bakıyorum da her tarafta gençler var. Benin gibi ak saçlı birkaç insan görünce Allah’a çok şükürler olsun, diyorum. Dünkü halk Müslümanlığı menkıbeye dayanıyordu. İslâm’ın özünü anlayan bir halk yoktu. Menkıbeye dökülen bir Müslümanlıkta problem vardır. Halkın kültür seviyesi de düşüktü. Halk 200-300 kelimeyle konuşarak yaşıyordu. Bu kelimeler de dini literatürden uzak günlük kelimelerdi. Bu düzeydeki halk İslâm’ın evrensel düzeydeki düşünce tarzını, hukukunu, ahlâkını, dünya görüşünü nasıl yaşasın? Ona, gönlünü okşayan, tatlı tatlı menkıbeler lazım. Benim çocukluğum âlim hocaların ortalıktan çekilmeye başladığı yıllara rastlar. İmam Hatip okulları yeni açılmıştı, ben 12 yaşımda kürsüye çıktım. Önümde bir ayet bir hadis bağıra çağıra dini anlatıyorum. Yaz tatillerinde kürsüden adeta şarlatanlık ediyorum. Halkın da hoşuna gidiyor. Günler geçti biraz eğitim aldım. Aklım başıma geldi. Efendimiz böyle mi konuşurdu, böyle mi nasihat ederdi. Hulefâyı raşidin insanlara böyle mi hitap ederlerdi, dedim. Sesimi kıstım, akıllı mantıklı sözler söylemeye başladım. Derli toplu vaaz etmeye başladım. Babam bana dedi ki “Oğlum! Eskiden ne güzel vaaz ediyordun. İlmin artıkça evvelki güzel vaazlarını söylememeye başladın, tadı kaçtı.”

 

 Bu gün gelinen nokta yeterli mi? Değil ama sevindirici bir yerdeyiz. Bugün dini anlatanlar belli konulara derinlemesine odaklanıyorlar, olması gereken de bu. Günümüzün bir aşmazı var onun altını çizeyim. Halk ile yüz yüze olan iki etkili sınıf var; birincisi imamlar, ikincisi ise öğretmenlerdir. Bu iki sınıf iyi ve kaliteli yetişirse toplumu müspet manada dönüştürebilirler. Öğretmenler halkın çocuklarını, imamlar da cemaatlerini şuurlu, bilinçli, nezih hale getirirlerse bu millet gerçek anlamda kurtulur. Bugünkü halk pasif, onu aktif hale getirmek bu iki sınıfın elinde. Takva; Kur’an’dan aldığımız feyizle yaşamak ve çevremizi aydınlatmakla olur. Kılık kıyafetle değil. “Muhakkak ki Allah, sizin dış görünüşünüze ve suretlerinize bakmaz. Kalplerinize ve niyetlerinize bakar.” Bazıları kıyafette ısrar ediyorlar. Allah sanki dış görünüşünüze bakar anlamında değerlendiriyorlar. İnsan niçin giyinir? Elbette ki örtünmek için, kendimize ve toplumumuza saygı gereği, palaz-pâre gezmemek için. Farz organlarımızı örteriz ama dışındaki örtülerimiz örfe göre şöyle ya da böyle olabilir. Efendimiz Kuzey kutbuna yakın bir yerde gelseydi aynı mı giyinirdi. Yoksa kürk palto mu? Bunlarda ısrar ederek ruhumuz, bilgimiz, özümüz cevherimiz asla ihmal edilmemeli. Zira görünüş aldatabilir.

 

Bir arkadaş anlatıyor: 

“Hacca giderken konak yerlerinden birisinde namaz kılacağız. Ben birkaç kişiye imamlık yapmak niyetiyle öne çıktım. Arkamdan birisi beni çekti, dönüp baktım “Ula punin sakalı varmuş” dedi. Halkın ölçüsü dini, ahlakı yaşayan insan, yaşayan imam değil. Hicret edenlerin sayısı 473 kişi idi. Ama gerçekten imanı aşk ve sevda haline getiren insanlardı. Buncacık insanın attığı tohumlar bir orman gibi 1 milyar700 milyon kişi oldu. Bugün bunlara ihtiyaç var.

Osmanlının önemli büyük, medreseleri İstanbul’daydı. Bunlar; Ayasofya, Fatih, Bayezid, Süleymaniye ve Eyüp Sultan Medreseleriydi. Bu beş medresede zaman zaman ileri düzeyde hocalar yetiştirdi. Ama bir araya gelip kolektif bir ilim çıtasını yükseltemediler. 623 yıl boyunca, 13.yy. öncesinin kitaplarını tekrarlayıp durdular, İmam-ı Gazali’yi aşamadılar. Araba atından yarış atı olmaz. Osmanlı aydınları Osmanlıcanın gramerini yazamadılar. Tâki Cevdet Paşaya gelinceye kadar. Lahana gibi sarık sardılar efelik sattılar. Cevdet Paşa ile Fuat Paşa bu noksanı giderdiler. Kavâid-i Osmaniye ve Belağat-ı Osmaniye, Osmanlı Türkçesi için önem arz etmektedir. 

Şükürler olsun ki hocalarımızın her zor dönemde yiğit seslerini yükselttiklerini biliyoruz. Hocam Bekir Hâkî Efendi gibi. Tokat’a Dağıstan’dan gelen bir ailenin çocuğu. Tahsilini Tokat’ta tamamlayarak İstanbul’da sürdürdü. Mektebi Kuzat (kadılık-avukatlık, Osmanlının hukukçu yetiştirdiği okul)’dan mezun oldu. Yeni dönemde İstanbul Barosunda 9 yıl avukatlık yaptı. 1960 İstanbul Müftüsü oldu. O yıllarda yurdumuzda (Yunan işgali yoktu ama) 18 yıl süreyle Türkçe ezan okutturuldu, Türkçe namaz kıldırıldı. Demokrat parti iktidar olunca ezan Arapça aslıyla okunmaya başladı. Ancak ihtilal komitesi yeniden ezanı Türkçe okutma yoklamaları yaptı. İlk denemeyi İstanbul’da yapmak istediler. İhtilal yapan ordunun İstanbul valiliğine tayin ettiği, General Refik Tulga bir kaç subayla müftülüğe gider “Hocam, emir verin de ezan yeniden Türkçe okunsun” der. Hoca Efendi “Biz burada kendi başımıza buyruk değiliz. Diyanet Riyasetimiz var. Onlardan böyle bir emir almadıkça biz herhangi bir şey yapamayız” der ve ekler “Vali Bey ben bu yaştan sonra gavur olamam”. General Vali “Ezanı okumak gavurluk mudur? diye ısrar eder. Bekir Hâki Efendi şu karşılığı verir “Vali Bey, sen onu bilemezsin, o bizim sahamız, onu biz biliriz” der. Refik Tulga komutanlarıyla birlikte Müftülüğü terk eder. Daha sonraki günlerde ise ihtilal komitesi hocayı görevinden alır.

Asrımızın en güzel en başarılı hizmeti Diyanet İslâm Ansiklopedisi oldu. 1985 den 2015 yılına kadar bu kadroda ilim kurulu üyesi olarak çalıştım. Bu alanda yüze yakın madde kaleme aldım. Bu benim için, hayatımın en bereketli, seve seve yaptığım bir hizmetidir. En eski kaynakları didik didik elden geçirdik, araştırdık. Bazı fasikülleri alarak araştırmak için Mısır’a gitmiştim. Oradaki bazı âlimler çalışmalarımızı görünce demek böyle bir eser yazıyorsunuz diye hayranlıkla tebriklerini bildirdiler. Türkiye’de yeni dönem din tahsili bana göre iyi yerlerde. Ancak itiraf edeyim ki kültür ve sanat alanında başarılı sayılamayız. Halbuki bir ideolojinin veya bir davanın en etkili aracı; şiir, edebiyat, sanat hareketleridir. Büyük Fransız İhtilâli, Rus Bolşevik İhtilâli halkının alfabesine, kılık kıyafetine ve kurumlarına dokunmadı. İhtilal yapan Fransa kiliseye “Sen kendi yoluna git, ben kendi yoluma gideyim” dedi. Bizdeki inkılâp, bin yıllık kültürümüzle aramızdaki köprüyü berhevâ etti, yıktı, yok saydı. 

 

Daha sonraki yıllarda 1955’te İstanbul’a geldim. Selâtin camilerde, her birisi başlı başına bir okul olan eski müderrislerden ders aldım. İslâmi ilimler okudum. Fatih ve Şehzade Camilerinde uzun yıllar ders okuttum. Bir defasında koltuğumda Arapça ders kitabıyla gidiyorum. Üniversiteye giden iki genç kitabımı aldı, baktı ki Arapça, bu zamanda sen bunu nasıl okursun diye yere fırlattılar. O dönemler baskıların korkuların yurdumuzu kuşattığı dönemlerdi. Bir gün Niksarlı Cafer Abi diye otuz iki yaşlarında, sakallı bir arkadaş vardı. Sakallı bir genç asla görmek mümkün olmadığı için söylüyorum. Ben ondan yaşça küçüğüm ama bir camide ona ızhar okutuyorum. Beni çay içmeye davet etti. Bir mescidin tek odasında kalıyor. Mahalle bakkalına uğradı. Ben kapıdan bakıyorum, bakkala on kuruşluk şeker verir misin, dedi. Bakkal da bir gazete parçasına beş-altı kelle şekeri sararak uzattı, biz onunla çay içtik. Yokluk her yeri sarmıştı. Yaz dönemlerinde İstanbul’dan Tokat’a, Artova’ya trenle giderdim. İstasyonlardaki insanlara baktığımda elbiselerinde yama üstünde yama olduğunu görüyordum. Şapkalarında bile yama vardı. Bu millet İkinci Dünya Savaşına girmedi ama girmiş milletler kadar yoksulluk çekti.

 İmam-Hatip Okulları 1951’de açıldı. Onlara diğer okulda okuyanlar ‘cenaze yıkayıcıları’ olarak bakıyorlardı. Bu okullar idealist mezunları sayesinde kısa zamanda büyük mesafe aldılar. 2000 yılında idarede rol aldılar. Kur’an kursları, cami yaptırma dernekleri el ele verdiler. İslâma inanılmaz hizmetler yaptılar. Devasa camiler yaptılar. 1950-1960 arasında bine yakın cami inşa edilmiş. Bugün sadece İstanbul’da üç binden fazla cami var. Ben İslâm ülkelerinin birçoğunu gezdim. Asya, Afrika, Suud gibi. Türkiye ile oraları kıyaslıyorum da; inanın Türkiye’deki dinamizmi hiçbir İslâm ülkesinde göremedim. Bir ara Mısır’da bulundum. Cuma günleri Ömer İbn-i As Camii’nde ilmine, edebine, fazlına, hatipliğine hayran kaldığım Abdussabur Hoca vaaz ediyordu, şöyle dedi “Müslümanlar! Caminin hanefiyesi yani muslukları değişecek onlar için yardımınızı bekliyoruz”. Üç hafta aynı isteği tekrarladı. Son hafta “Cezayir’den gelen bir kardeşimiz ihtiyacımızı karşıladı” diye söyledi. Onca cemaatten musluk parası çıkmamıştı. Türkiye’deki cami cemaati 84 binden fazla cami yapmışlar. Ben gençlere şunu ifade etmek istiyorum. Kahır çekmeden lütuf olmuyor. İki oğlum var ikisi de öğretim üyesi. Bazen onlara anlatıyorum da “Baba biz de o zamanda yaşasaydı zorluklara biz de katlanırdık. Şimdi böyle olmak zorundayız” diyorlar. Bakınız, biz Türkler bin yıldır Anadolu’yu yurt edinmişiz. Bu toprakları yurt edinmek için az bedeller ödenmedi. Tarihte eşine az rastlanan bir medeniyet kurduk. Bu medeniyetin özü İslâm medeniyetidir. Onu ayıklayın geriye taş toprak yığını kalır. Medeniyetimizin ruhu gider. Dünyaya önderlik eden bu millet tarihinde hiçbir devirde bugünkü kadar maddi refah görmedi. Bunun kıymetini bilmeli ve ona göre çalışmalıyız. Hepinizi muhabbetlerimle selamlıyorum.”

 

Muhsin Duran                                                                                                                                                                    28 Ekim 2018

 

Fotoğrafların devamı için...

 

 

Tihder.org.tr